Şu kadınların birbirine yaptıkları…
Annemin sanki biraz şişmişsin demiş olması falan…
- Nerem şişmiş?
+ Ne biliyim biraz böyle şişmişsin gibi geldi sadece…
- Nasıl şişmiş ya ölü gibi mi şişmiş? Nasıl şişmiş yani?
+ Hayır canım saçmalama böyle hafiften şiştin sanki ya da bana öyle geldi, neyse…
- Nasıl sana öyle geldi? Ne demek bu ya şişmiş? Atatürk gibi mi şişmişim? Nasıl şişmişim ya?
+ Ay yok daha neler, abarttın sen de…
- Kekini de kabarttım evet, şişmişsin dedin, inanmıyorum ya, inanmıyorum cidden. Karaciğerimde mi bir problem var acaba!
+ Söylediğime pişman ettin yani.
- Şişmişsin dedin daha ne kadar pişman olabilirsin kiiiiii…. Neyse ya, gidiyorum ben, olacak iş değil, şişmişsin dedin gerçekten.
Şu kadınların birbirine yaptıkları…
Ayrıntılara takılan insan.
Üzücü vakalardan biri de bu.
Ben ayrıntılara çok takılırım cidden, diyen bir arkadaşınız varsa, yanınızda mutlaka bir ayrıntı takacı taşımalısınız. Ayrıntıyı arkadaşınıza takıyorsunuz sonra gönlünüz rahat dolaşın, gezin, tozun eğlenin. O da ayrıntısıyla yaşasın. Hatta bir bakmışız davetiye geliyor böyle kocaman, o son moda davetiyelerden odama kapı yaptırmayı düşündüklerimden, ne güzel 3 metre, işte beklioruz diyor kukucan ve ayrıntının düğününe davetlisiniz. Büyük heyecan…
Bir de ayrıntılarda bir şey saklıydı, neydi o?
Bilmemne ayrıntılarda saklıdır, gizlidir, herne boksadır… Gugıla yazsam çıkar ama ben böyle ayrıntılara takılmadan yavaştan yavaştan tüymek isterim tabii. Ayrıntılara takanlar, takılanlar düştükleri bu yoldan biz çok(!) sağlıklı(!) insanlar tarafından kurtarılacakları günleri beklesinler, şehir fırsatında çıkan ilk süper kahraman pelerini ve taytını kapıp yanlarına geleceğim!
…
Kararsızlık bok gibi bir şeydir arkadaşlar. Kararsız kim varsa ona yazıktır, o zulümların en fenasını çeker. Karşısına çıkan hamam böceğini imha etmek ile alıp evinde yatağında beslemek hatta bir ilişki yaşamak arasında kalır. Gidilecek yerler bu tip insanlara sorulduğunda gidilecek hiçbir yer olmadığı, en iyi fikrin bu tip insanlara bir daha herhangi bir şey sorulmaması ile sonuçlanır.
Kararsızlık berbat bir şeydir arkadaşlar. Çay mı yoksa kahve mi içersin denilmediyse ne içersin sorusuna etrafta çay mı, kola mı, kahve mi, anasının ki mi içen birileri yoksa yanıt gelmeyecektir… Mutlaka yardıma ihtiyacı olacaktır, üzücüdür tabii…
Kararsızlık frijit gibi kötü bir şeydir arkadaşlar. Karar vermeden önce bir ömür düşünecek insanlar için Tanrı bile oralardan bir yerlerden hay ben seni yaradanın diye ağzını bozmaya başlamıştır.
Siyah pantalon, gri pantalon? Belki de mavi olan, ya da şurada bir yerde … Peki hangi ayakkabı? Tamam da bunun üstüne ne giyilir? Bir dakika daha beklerseniz evden çıkıcam…
Yazık… Çok yazık… Kararsızlık insanın kaşlarını sincapların çekiştirip durmasından daha da fena bir şeydir arkadaşlar. İkili, üçlü, beşli, onlu ve birçoklu ilişkilerde bu daha da menem bir hal alır. Dante İlahi Komedya’yı bir kez daha çekinmeden üşenmeden yazardı, Araf kısmında mutlaka ne demek istediğini daha iyi anlatmak üzere!
Son günlerde hiçbir şeye karar veremeyen, vereceği kararın ardından oluşacak tüm senaryoları en az on kez Oscar’a katılacakmışçasına kafasında yaşatan, çeken, oynayan birçok insan için bugün Devlet hiçbir şey yapmıyor evet. Ama biz bir şeyler yapabiliriz. Alt tarafı bir karar vermek… Mavi ya da kırmızı fitili kıçlarına sokunca hiç de bir şey olmayacağını bir anlatmak gerek. Son aynı son olur, tartışmasız. Kararsızlık insanın ağzına sıçar arkadaşlar, dikkatli olalım, olmayanları uyaralım.
Birilerine beni beğeneceksin diye bağırıyormuşuz gibi gelmiyor mu? Birilerine bir bak buraya, bir bak buraya diye fısıldıyormuşuz gibi gelmiyor mu? Birilerini yemliyormuş gibi, birilerinin sorunlarını birilerine anlatıyormuş gibi, birilerinin ağzına çok güzel sıçıyormuşuz gibi gelmiyor mu?
Çok saçma değil de ne. Koca koca adamlar olduk, hâlâ ekranın karşısına geçmiş sol el çeneyi taşıyor, boyun bükük, ekrana beş santim uzaklıkta, dudakların kenarından uyku, gözlerden salya akıyor, hâlâ uyuyamıyoruz.
Çok saçma değil de ne. Sabahın köründe kalkıp işe gitmek için yollara düşüp, ilk sigarayı demli bir çayla içmek ile filtre kahveyle içmek arasında gidip gelirken fitre zekat esprilerine maruz kalıyoruz.
Çok saçma değil de ne. Gazetenin kendisini ellerimiz kirleninceye kadar öyle bir karıştırdıktan sonra, onca saçmalık yetmezmiş gibi bir de ekindeki kaypaklıklara gözümüzü kaydırıyoruz, utanmadan burcumuzu okuyoruz sanki her sabah okuduğumuz burç bizimki değil de, sanki her sabah yaşananlar bir sonrakinin kötü bir imitasyonu değil de, tıpkı faldaki gibi; güzel bir haber bizi bekliyormuşçasına, harcamalarımıza dikkat edermişçesine, sinirlerimizi ufak tartışmalara girerek yıpratmıyormuşçasına…
Çok saçma değil de ne. Sonuçta 2011 dediğin şey daha dün masadan kalkıp kendimizi kanepeye beş dakika uzanmak için attıktan sonra uyuya kaldığımız gece, verilecek kiloların, yapılacak ÇOK önemli şeylerin, alınacak ÇOK önemli kararların yazıldığı sayfalar değilmiş gibi… Kasım ayının sonlarına doğru gelen Aralık da neyin nesi oluyor?
Çok saçma değil de ne. Yeni bir yaş, yeni bir iş, yeni bir ben diyerek esnemelere dalıp gitmek, daha sonra olur bakarız bir şeyler, umutları salarız yaşamın üstüne, azgın kuduz köpekler gibi kovalar dururlar hayatı ve sonra onu bunu mahvetmiş, bezdirmiş, pataklanmış şekilde geri dönerler, ve biz esnemeye devam ederiz…
Çok saçma değil de ne. Şimdi için çok erken yarın için çok geç geyiklerine maruz kalan bünyelerin hangi arada derede kendine geleceğini bulamaması, pek âlâ.
Ayrıca evet, saçma. İki saattir ekrana bakıyorum, hiç tanımadığım bir sebepten dolayı.
çoğu şeye yamuk yumuk bakıyoruz, tam olarak bakabildiğimiz ne var? bazılarının sabrı sabun köpüğü, burnunun ortasına bir tane patlattığın. sabırlı olmanın bir boka yaradığını söylemeye çalışmaktan değil bu tavırlar biraz dikkatli bakmaktan geçiyor. her şeyi aynı anda görmeye çalışırken aslında gerçekten görmek istediği neyse onu kaçıran zilyonlarca insan. bayağılık, yavanlık, surata iki orkinos patlatılası huzursuz kişilikler, bilinçsizce neden hoşlanmadığını, hangi sebeblerden dolayı mızmızlandığını bilmeden hüküm veren sütlü nuriyeler, iyice bakın.
Şimdi şöyle bir şey var, tamam çocuk iyi hoş da, ama… Herkes arkadaşı, herkes tanıdığı, gazetenin bir köşesinde, bir filmin sahnesinde, bir dizinin karesinde, mikrofana bağıran bir ses, magazine yakalanan bir poz, sahnede verilen bir es, köşede yazılan bir yazı ya da köşe yazarı, sokaktan geçen birisi, uzaktan sesi gelen bir esinti, herkes. Şimdi şöyle bir durum var, tamam çocuk iyi hoş da, ama… Her şey bildiği, o çok iyi film, o harika bir dizi, o mükemmel bir kitap, o şahane bir dergi, o süper bir oyun, o enfes bir yemek, o göz alıcı, o büyüleyici, o besleyici, o multi vitaminli ya da tüm bunların tam tersi, o iğrenç, o işe yaramaz, o boktan, o rezil, o feci, o berbat… Şimdi iyi hoş da… Herkesi tanıyan, her şeyi bilen çocuk, iyisin hoşsun tamam da… Neyse.
Herkesin hayatında bu tür bir çocuğu varsa aldırsın, ben kararımı verdim, teşekkürler.
Save etmeden kaybettiğimiz onca şey; boşa giden onca iş, güç, bazı spermler, domuzcuk kumbaralarındaki kuruşlar, liralar, bazı duygular üstüne asfalt çekilmiş, bazı ıslıklar rüzgarla hiç tanışmamış ve yere düşen sakızlar, özellikle bazı word dosyaları, okunan lanetler ve son olarak henüz atılmamış adımlar.
p.s: fotoğrafın tipsizliği yazdıklarımdan daha etkileyici, dikkate alınmalı…
Her şeye dokunmak istiyoruz, internete dokunalım, küçük kızlara dokunalım, küçük erkek çoçuklarına dokunalım, kadınlara dokunalım, ekşisözlüğe dokunalım, kafalara dokunalım, beyinlere dokunalım, gözlere dokunalım, insanlığa dokunalım.
Cidden bunlar dokunuyor, adamı hasta yapıyor. Pardon ama bu ilaç bana dokunuyor muadili nedir? Pardon çikolata bana dokunuyor, bana dokunuyor, bize dokunuyor. Bir yerlerde hastalıklı gezen tipler olup çkıyoruz, kafalarda baloncuklarla; bana dokunma, hiçbir şeye dokunma işte haykırışları. Herkes herekese nasıl da dokunuyor. Ve artık sürekli bir şeylerin bize dokunmamasını istemeye başlıyoruz. Dokunma bana, şimdi al kendi zihnini ve git, tüm uzuvlarını, girişlerini çıkışlarını, hava akımını, kapladığın alanı, böylelikle kendi küçük kolonilerimizde, kendi küçük klonlarımızla birbirimize dokunarak/dokunmayarak yaşamaya devam ediyoruz dokunaklı sözler kullanarak aynalara çarpan duran.
Olduğu gibi değil bulduğun gibi kabul etmek. Aradaki farkı yan cebine sıkıştırıp gitmek. Yan cepte duran eciş bücüş paralar gibi. Çıkartman gerektiği anda yere dökülen bozuk paralar gibi, tam o anda lafı gediğine koyarken susmak, gece yatmadan önce kendi kendine hangi gediklerde hangi lafları unuttuğunu bulmak. Biraz daha zaman geçsin diye beklemek, geçen zamanlar için de birazın lafını etmemek… Birazdan daha fazla şimdi her şey, birazdan daha fazla. Ya kabulleneceksin ya da alıp başını gideceksin diyen dilleri Marmaris Büfe’de dilli kaşarlı tost ile dinlemek, umarsızca göz kırpmak tanımadıklarına, tanıdıklarını es geçmek, ve nice sözleri unutmak ve nice sözleri unuturken ağır ağır gülmek, kısacası olduğu gibi kabul ederken, yitip gitmeyi beklemek bizimkisi.